Temmuz 2020

Ben Kimya Mühendisliği okudum. Kimya Mühendisliği’nin sonuna doğru ODTÜ’de Bilişsel Bilim diye bir bölüm olduğunu öğrendim, o alana giren kitaplar okuyordum. Bu bölüme girer miyim girebilir miyim, araştırmaya soruşturmaya başladım. Bölüm yeni olduğu için çok insan yoktu. Bir arkadaşım orda yüksek lisans yapıyordu. Ama o Elektrik-Elektronik Mühendisliği okuyordu. Bilişsel Bilim, dört ana dalın arasında bir bölüm. Bölümlerden biri de Bilgisayar Mühendisliği. Kimya Mühendisi olduğum için bölümü okuyabileceğimden emin olamadım, hatta beni almayacaklarını düşündüm. Arkadaşım ne kadar ‘alırlar yaparsın’ dese de Elektrik-Elektronik Mühendisi olduğundan onun için daha kolay olduğunu düşünüyordum. Arkasından bölüm arkadaşlarımdan Kimya Mühendisliği’nden önceki sene mezun birinin işini bırakıp bu yüksek lisansı okumaya geri döneceğini duydum. Onunla tanıştım, konuştum. Sonradan bölüme de kabul edildi. Ancak onu görünce, konuşunca bölüme kabul edilebileceğime inanıp başvurdum. Çünkü o da bana benziyordu, o da Kimya Mühendisi’ydi. Hikayenin devamında tüm kaygılarıma rağmen Boğaziçi’nde program açıldığında kabul edilen ilk beş insandan biriydim. Üstüne beni bölüm asistanı olarak işe aldılar. O beş kişiden ilk tezi bitiren ben oldum. Hatta uzun süre de tek mezunu olarak kaldım. Şimdi geri dönüp bakınca ‘elbette beni alacaklardı kimi alacaklardı ki’ diyorum. Ama hayatın başında işler nasıl dönüyor, ben kimim, neyi becerebilirim bilemiyorsun işte. Salakmışım diyorum şimdi ama salaklık değil aslında bu, bilgisizlik tecrübesizlik sadece. Yoksa geçen zaman içinde daha akıllı olmadım. 

İlk gençlik yıllarında insan kendini çok iyi tanımıyor henüz, dünyayı, hayatı çok iyi bilmiyor. Ama gene de lise civarında hayatının en önemli kararlarından biri olan meslek kararını vermek durumunda kalıyor. Doğru karar verebilmek için aslında tonla şeyi bilmek gerekiyor. Ben neden zevk alıyorum? Benim için hayatta rahat etmek mi önemli, para sahibi olmak mı, ‘daha mütevazi bir hayat ama iş yerinde huzur’ mu? Huzur benim için ne demek? İşyeri nasıl bir şey? Yeterli para kaç para oluyor? Nerde ne kadar kazanılıyor? Ben daha sosyal bir insan mıyım? Programcılık nasıl bir iş? Sosyal bilimlerden okusam nasıl işlerde çalışabilirim?… Hangi meslekte mutlu olacağınız veya sizin için başarılı olmak önemli ise başarılı olacağınız çok değişkenli kocaman bir denklem. İnsanlar, bu tür karmaşık problemleri çözmek için kısayollar kullanmayı tercih ediyor. Hem karmaşık problem çok fazla enerji, zaman harcadığı bazen de çözümü imkansız olduğu için hem de kısa karar verme mekanizmaları zaman ve enerji açısından daha ekonomik olduğu için. Bu kısayollardan biri de, ‘benzerlerin ne yapıyor ona bak, yapabiliyor mu, mutlu gözüküyor mu, onun gibi olmak ister miyim tart ona göre karar ver’. 

İnsanlar kendilerini başkalarına farklı farklı yönlerden benzetiyorlar. Bilişsel Bilim yüksek lisansında bu benim için Umut’un bölümdaşım olmasıydı. Başkası için memleketlisi olması olabilir. Bir başkası için de bu cinsiyet olabilir. Kimi için arkadaşı olması bile yeterli. Benzerlerimize bakıp mega kararlarımızı veriyoruz. Belki de benzerlerimizi göremeyip o mesleğin bize uygun olmadığına karar veriyoruz. 

İşte bu yüzden kadın görünürlüğü özellikle mesleğe giriş gibi bir konuda çok önemli. Çünkü bir çok genç kadın bunları izleyecek ve kararını verirken bunlardan etkilenecek. Mesele bu kadar basit. 

Düzenlenen etkinliklerde, yapılan yayınlarda, çok sayıda insana hitap eden her tür organizasyonda bu yüzden kadınların varlığına önem vermek gerekiyor. Sorunun doğası gereği, kadın konuşmacı bulmak daha zor olacaktır. Geneldeki konuşmacı olanların oranı konuşmacı olmayanlara oranı az. Sektörde çalışan kadınların oranı erkeklere göre daha az. Bunu değiştirmek için fazladan çaba sarf etmek gerekiyor. 

Diyelim ki programlamaya giriş gibi bir konuda bir içerik ürettiniz, bu fazladan çabayı göstermediniz ve bu içerikte hiç kadın yok. Kadın görünürlüğünün öneminin farkında insanlar sizi bu durumda eleştirebilir. Eleştirmek ne demek? Yaptığınızın yanlış olduğunu ve bunu onaylamadıklarını ifade etmek eleştirmek demek. Eleştiri, yaptığınız bir davranış ile ilgili olduğunda anlamlıdır ve sizin o davranışınızı değiştirmeye yöneltmek amaçlı yapılır. Eğer yaptığınız davranış dolayısıyla değil de şahsınızla ilgili “gerizekalı”, “kötü niyetli” gibi gerçek olmayan ithamlar içeriyorsa hakarettir. 

Linç ise daha fazla bileşen gerektirir. Linçte, linci başlatan kişi ve linci yapan bir kitleye ihtiyaç vardır. Bu bir kişi başka bir kişi hakkında bir iddia ortaya atar, bunu galeyana getirecek sözlerle süsler. Kitle ise bu iddiayı sorgulamayacak, doğruluğunu araştırmayacak, söyleneni araştırmadan doğru kabul edecek, bir şeylere halihazırda kızgın ve bu kızgınlığını alakalı alakasız bir yere kusmaya hazır türden insanlardan oluşmalıdır. Bu kitle linçte işaret edilen kişiye saldırır, fiziksel durumda bu öldürmeye kadar varır. Sosyal medyada olduğunda o kişiye hakaret eder, asıllı asılsız başka iddialarda bulunur, küfür eder. Maksimum verebileceğiniz zarar o insanın canını sıkmak, sinirini bozmak ve itibarina zarar vermektir. O da tabi, o insan size ve linç kitlesine önem veriyorsa olur. 

Linç veya hakarete uğradığınızda en mantıklı hareket, bu insanları doğrudan bloklamaktır. Bu tarz insanlarla muhattap olmanın kimseye faydası yoktur. Muhtemelen günlük hayatınızda bu tür insanlar yoktur veya yüzyüzeyken bunu yapmaya cesaretleri yoktur, rumuzların arkasından sallıyorlardır. Günlük hayatta muhatap olmadığınız bu tür kişilerle sosyal medyada niye muhatap olasınız ki? 

Peki eleştirildiğinizde nasıl bir tepki vermek gerekir? Bir yetişkinden beklenen davranış, eleştirilerin içeriğini dinlemek, anlamaya çalışmak, yanlış yaptığına ikna oluyorsa, önce hatasını kabul etmek, arkasından birilerini kırdıysa veya rencide ettiyse özür dilemek ve buna göre davranışını değiştirmektir. Mümkünse hatalı yapılan şeyi düzeltmektir. Kamusal alanda bir iş yapıp arkasından kamusal alanda özür dilemek kolay bir şey değildir. Ama başkalarına ve fikirlerine değer veriyorsanız belli ilkeleriniz varsa ve davranışınızın bu ilkelerle ters düştüğünü anladığınızda yapmanız gereken budur. Yapmak zorunda değilsiniz ama o zaman sonuçları ile yaşamayı tercih ettiniz demektir. 

Belli bir sayıda bir kitleye içerik sunuyorsanız, elinizde insanları etkileme gücü oluşmuş demektir ve bu güç size sorumluluk getirir. Her şeyden önce o gücün etkisini anlama sorumluluğunuz var. Sonra da bu güçle neye yol verdiğinizin neye engel olduğunuzun farkındalığını edinme sorumluluğunuz var. Ayrımcılık, sadece “kadından yazılımcı olmaz” basitliğinde ve sığlığında vuku bulmuyor. Ayrımcılık, ufak ufak küçük küçük hareketlerle kararlarla ortaya çıkıyor. Bu ufak ufak küçük küçük şeyler birleşip de bu koca sonuçları doğuruyor. “Sistematik” ayrımcılıkla kasıt bu. Siz bunu yaparken farkına bile varmayabilirsiniz. Size göre bunlar “normal”dir çünkü. 

Biz bu “norm”un yanlış olduğunu biliyoruz ve kişilerden, olaylardan bağımsız olarak  bunu değiştirmek için burdayız. IT şirketlerindeki IK’cılar kadın CV’lerini “kadın gece geç saate kadar çalışamaz” deyip elediği zaman, onlara bu normal geliyor. Bir yöneticinin stratejik işleri erkeklere verip kadınların yükselmesine dolaylı yoldan engellemesi de ona göre normal. Erkeğe “bir sebepten” daha çok güvenmesi de ona normal geliyor. Büyük bir firmanın yöneticisinin, sunumunda teknik kadınlardan ayrı bir insan türü gibi bahsetmesi ona normal geliyor. Kendince pozitif ayrımcılık yaptığını bile düşünüyor olabilir. Ama bunların hiç biri normal değil. 

Adım adım bu “normal”i değiştireceğiz. Bizi izlemeye devam edin. Daha yeni başlıyoruz. 

Yok Artık Daha Neler

Seher Y —  6 Temmuz 2020 — Yorum bırakın

Ben iş hayatına başlayalı yaklaşık 5 yıl oldu. Zorlu bir kariyer yolculuğu oldu benimki. Aslında hiç böyle hayal etmemiştim. Çeşitli sıkıntılarla karşılaştım. İş hayatına yeni başladığım zamanlar beni en çok zorlayan şey, eksiklerimi hızlı bir şekilde kapatmaya çalışmak ve verilen işleri zamanında yetiştirmekti. Yetiştiremeyeceğimi düşündüğüm tasklarım için gece gündüz demeden mesai yapıyordum ve ne olursa olsun yetiştiriyordum. Yoğun bir şekilde başladığım iş hayatım aynı tempoda devam etti. Yıllar geçtikçe asıl zor olan şeyin insanlarla uğraşmak olduğunu gördüm. Değiştiremeyeceğimiz ve çalışmak zorunda kaldığımız kafa yapılarının olduğunu gördüm. Ve inanın bu o kadar yıpratıcı ve sabır isteyen bir süreç ki herkesin tahammül edemeyeceği cinsten.

3 yıl önce bir iş değişikliği yaptım ve iş görüşmelerinde 1 ay sonra evleneceğimi belirttim. Yöneticim performans görüşmemde en az 1 yıl bebek planlamazsam sevineceğini işlerin düzene girmesi için 1 yıllık bir süre gerektiğini söyledi. Trajikomik bu olaydan 2 yıl sonra falan hamile olduğumu öğrendim. İş planlarını yapabilmeleri için bu durumu yöneticimle paylaştım. Riskli bir hamilelik süreci geçirirken raporlu olduğum günlerde bile işlerin aksamaması için elimden gelen tüm çabayı göstererek çalıştım. Her gün yaptığım işleri mail ile raporluyor, günlük commitler yaparak yaptığım işleri denetlemelerine olanak sağlıyordum. Benden talep ettikleri tüm işleri yerine getirerek bu süreci tamamladım. Raporum bittikten sonra işe gidip gelmeye başladım. Her şey iyi güzel derken bazı kaba ve hoş olmayan tavırlarla karşılaşmaya başladım. Yöneticim bu olaylara şahit olduğu halde karşı tarafı savunarak ortada bir sorun görmediğini dile getirdi. Zorlu geçen hamilelik sürecimde iş hayatımda yaşadığım sıkıntılar bu süreci daha da zor bir hale getirdi.

10 ay önce doğum yaptım ve bu dönem özel sağlık sigortalarımızın yenilendiği zamana denk geldi. Özel sağlık sigortamı yenilemediler. 2-3 ay boyunca ‘Başvuru yaptık ama yeni doğum yaptığın için reddedildi’ ,’Bizim bir suçumuz yok broker şirket ilgilenmedi’ gibi cümleler ile oyalandım. Sigorta şirketiyle görüştüğümde böyle bir ret sebebinin olmadığını öğrendim ve anladım ki şirketin bir tutumuyla karşı karşıyayım. En çok ihtiyacım olan bu dönemde sözleşmemde yer alan bu haktan mahrum bırakıldım. Doğum iznim bittikten sonra yeniden çalışmaya başladığımda yaşadığım sorunlara çözüm bulunmasını talep ettim ve ‘Zaten süt iznin var, haftanın bir günü yoksun’ şeklinde bir cevapla karşılaştım. Halbuki süt izni yasal bir haktır ve bu başka sorunlarımın çözülmesine bir engel olarak gösterilemez. Bu tarz tavırlara, hatta daha kötülerine maruz kalan çok kadın vardır eminim.

Bu süreçte yaşadıklarımı ‘Yok artık daha neler, abartıyorsunuz’ diyenler için anlattım. Abartmıyoruz, bunları maalesef yaşıyoruz keşke düşündüğünüz gibi olsaydı.. Ben şimdiye kadar zorlu bir kariyer yolculuğundan geçtim ve bugün olduğum yere tırmalayarak geldim. Geldiğim noktadan oldukça memnunum ve buradan daha da ileriye gideceğim, kendimi geliştirmem gereken çok uzun bir yol var, farkındayım. Çok şey öğrendim bu 5 yıl içerisinde. Sıkıntı yaşadığımda sessiz kalmak yerine sorunları konuşarak çözmeyi öğrendim. Haksızlığa uğradığımda sesimi çıkarmayı öğrendim. Hiç bir şekilde çözemediğimde ise ayrılmayı tercih ettim. Çünkü biliyorum ki ne kadar uğraşsam da bir sonuç alamayacaktım. Bu tamamen karşımdaki insanların tutumuyla alakalı bir durumdu ve kendimi yıpratmama değmeyecekti.

Eğer sorunlarınızı anlattığınızda sizi takmayan, aynı şeyleri yapmaya devam eden yöneticileriniz ya da takım arkadaşlarınız varsa emin olun siz ne yaparsanız yapın sonuç değişmeyecektir. Orada çalışmaya devam etmek sadece sinirlerinizi yıpratacaktır. Hayat zaten yeterince stresli ve yorucu, daha fazla strese ve sıkıntıya hiç gerek yok.